RÖPORTAJ: 90 yaşındaki usta sanatçı Kayhan Yıldızoğlu: “En büyük ödülüm, halkın bana verdiği sevgi”

Aralarında “Kara Murat” ve “Malkoçoğlu”nun da olduğu 250’nin üzerinde filmde imparator, rahip ve kral gibi rolleri canlandıran 90 yaşındaki oyuncu Kayhan Yıldızoğlu, hayranlarının sevgisine ilişkin “Bu öyle bir sevgi ki yollarda boynuma sarılırlar, gelip resimler çektirirler, sohbet ederler. Bir tanesi bir gün beni kırmadı. El üstünde tuttular.” dedi.

Usta oyuncu Yıldızoğlu, dolu dolu geçirdiği kariyerinin dönüm noktalarını, Şener Şen ile 3 yıl yaşadığı bodrum katını, Muhsin Ertuğrul’un Atatürk ile anısını, rol aldığı yerli ve yabancı yapımlarda yaşadığı ilginç anıları AA muhabirine anlattı.

SORU: Kayhan Bey, merhaba. Efendim nasılsınız?

Kayhan Yıldızoğlu: “Merhaba yavrum. 90 yaşında, bir sürü sakatlık falan idare ediyorum. Allah’a şükür ayaktayım, yaşıyorum, kendi ihtiyaçlarımı halledebiliyorum. Çok sevgili dostum Volkan da yardım ediyor, eksik olmasın. O olmasa bu işi götüremem, doğrusunu söyleyeyim yani.”

SORU: Maşallah iyisiniz. Öncelikle tebrik ederim. İKSV, 42. İstanbul Film Festivali sinema onur ödülünüzü aldınız. Torununuz almaya gitti galiba?

Kayhan Yıldızoğlu: “Evet, sevgili torununum almaya gitti.”

SORU: Bu ödüller sevilmenizin, değer görmenizin bir kanıtı olarak çok kıymetli değil mi?

Kayhan Yıldızoğlu: “Tabii bunlar bana verilen ödüllerin dönüm noktası, simgesi, işareti. Ama esas en büyük ödülüm, halkın bana verdiği sevgi. Bu öyle bir sevgi ki yollarda boynuma sarılırlar, gelip resimler çektirirler, sohbet ederler. Bir tanesi bir gün beni kırmadı. El üstünde tuttular. Onlara son derece kalpten teşekkür ediyorum.”

SORU: Her şey karşılıklı, siz de sevgi dolu yaklaştığınız için bu güzel karşılığı hep alıyorsunuz.

Kayhan Yıldızoğlu: “Evladım onlar olmasa bizim işimiz ne? Onların sevgisi bizi yaşatıyor. Bu kadar basit.”

SORU: Efendim mühendisi bir baba ve Giritli öğretmen bir annenin evladısınız. Yeşilköy’de eğitimci bir aile ve müzikle uğraşan 4 teyzenizle dolu bir evde büyümüşsünüz öyle mi?

Kayhan Yıldızoğlu: “Evet. Dördü de müzikle uğraşıyordu. 4 teyzem de kız olarak öldü, namus diye diye. Biz Çerkez, Gürcü’yüz. Bizde namus çok önemlidir. Onlar şimdi cennette. Kız olarak öldüler. Fahriye Teyzem öyle bir kanun çalardı ki. Eskiden tabii İstanbul kalabalık değil. Büyük ahşap evlerde oturuyorduk, bahçe içinde. Yazın pencereler açık. Yoldan geçenler İstiklal Marşı dinler gibi durup böyle ellerinde paketlerle teyzemi dinlerdi sokakta. Pencereler açık çünkü ses gidiyor dışarıya da. Ay ne güzel günlerdi, ne güzel günlerdi.”

“Sanat bir bütündür”

SORU: Oyuncu oldunuz, 75 yılınızı geçirdiniz sanat hayatınızda. Maşallah diyelim. Müzikle ilgili daha önceki açıklamalarınız, “Orkestra şefi olurdum.” gibi söylemleriniz var. Müzikle ilişkinizde sanırım çocukluğunuzda teyzelerinizin de katkısı olmalı?

Kayhan Yıldızoğlu: “Yavrum o zamanlar her evde müzik vardı, her evde bir veya iki enstrüman vardı. Piyano, keman, ut, kanun falan. Her evden müzik sesi gelirdi. Müzik ruhun gıdasıdır, yüksek frekanstır. Sanat bir bütündür. Eğer sanatçıysan biraz resimden de anlayacaksın. Salvador Dali gibi ve dahası büyük ressamları tanıyacaksın. Evet, birçok klasik müziği bileceksin. Hem Türk sanat müziğinden hem klasik batı müziğinden anlayacaksın. Böyle ‘Ben yalnız tiyatrocuyum.’ demekle olmaz öyle şey. Sanat bir bütündür. Ben bütün senfonileri, konçertoları ezbere bilirim. Bir de Türk sanat müziğini çok iyi bilirim. Son zamanlarda çıktı, bağırsak ameliyatı gibi, sanki kapıya parmağını kapıya sıkıştırmış gibi ağlamalar, sızlamalar. Türk folkloru çok zengindir. Şu güzelliğe bakın yani bunların değerini bilmiyoruz. ‘Uzun ince bir yoldayım. Gidiyorum gündüz gece, Bilmiyorum ne haldeyim? Gidiyorum gündüz gece.’ Bunun manasını bilmiyorlar. Ozan iki yolda yürüyor. Çift kapılı handayım ne demek biliyor musunuz? Han, dünya. Kimse handa temelli kalmaz. Bir kapısından doğarak girer, bir kapısından ölerek çıkar. Şu sembolün güzelliğine bak. Şimdi sesim böyle olunca, bir karga şarkı söylüyormuş gibi oluyor.”

SORU: Aman efendim rica ederim, hiç öyle şey olur mu? Lütfen söyleyin.

Kayhan Yıldızoğlu: “Yani semboller zenginlik. Dur bakayım aklıma geldi türkü söyleyeyim: ‘Mecnunum Leylamı gördüm. Bir kerecik baktı da geçti./ Sandım ki seher yıldızı/ çarptı beni, yaktı geçti.’ Şimdi şu halk müziğindeki asalete, kibarlığa, kaliteye bak. Teleme gibi kolları vardı, gerdanı bembeyazdı, sürmeli gözleri vardı, demiyor. Hayır. Sevgilisini sabahın en parlak yıldızı Sabah Yıldızı’na benzetiyor. Şavkı, ışığı beni yaktı geçti, diyor. Sembolün güzelliğine, kibarlığına, asaletine bak. Aman o gözler, o bel, o endam, aman bilmem ne, teleme peyniri gibi beyaz gerdanlar. Hayır, böyle şey yok. ‘Sabah Yıldızı zannettim, ateşi beni yaktı geçti.’ diyor. Şu asaletin güzelliğine bak ya. Şimdi yaptıkları şeylere bak. Ucuz, basit, bayağı olmaz böyle şey.”

SORU: Annenizin size Karagöz-Hacivat gösterileri olurmuş, öyle mi?

Kayhan Yıldızoğlu: “Yok öyle bir şey, uyduruyorlar. Ben çocuk hastalıkları, çiçek, kızamık, suçiçeği olduğum zaman annem, ben yemek yiyeyim diye oyalamak için gerçek Hacivat-Karagöz takımı aldı. Annem perdenin arkasından bana oynatırdı. Fakat öyle başarılı oldu ki, bu defa konu, komşu toplanmaya başladı bizim eve. Ama bu Hacivat oynatıyordu değil. Benim annem öğretmendi, çok iyi bir Cumhuriyet öğretmeniydi. O teyzelerimden biri de öğretmendi, Mediha teyzem. Bunlar çok değerli insanlardı. O zamanlar eğitim başka şekildeydi.”

SORU: Karagöz-Hacivat deyince merak ettim, bayramlarınız, ramazanlarınız nasıl geçerdi?

Kayhan Yıldızoğlu: “Bırak bayramı, hayat nasıl geçerdi? Böyle bir teknoloji yoktu ama mutluluk vardı, gerçek sevgi, gerçek dostluk vardı. Merhamet en önemli şeydir. Eğer merhametin yoksa içinde, istediğin kadar namaz kıl, sen dindar bir insan değilsin. Boşuna camilere gidip oraları meşgul etme. Merhamet ve sevgi olacak. Bu sevgi karşılıksız sevgi. ‘Ben sana iyilik yaptım, sen de bana yap.’ Hayır. Fakire fukaraya, muhtaç olanlara yardım edecek, gösteri yapmayacaksın. Bu yardımlar hep gizli yapılırdı. ‘Al ben sana para verdim.’ Televizyonda da ismi çıkıyor, yardım etti bu diye. Böyle şey olmaz. Yardımın afişi olmaz. Gizli olarak yapılır.”

SORU: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında 27 yılınız geçti değil mi?

Kayhan Yıldızoğlu: “35 yıl. Her yerde yanlış yazıyorlar. Yaşım, doğum tarihim her yerde yanlış çıkıyor. 28 Mayıs 1933 benim doğum tarihim.1927 yazılıyor, 1950 yazılıyor. Yahu nereden bilgi alıyorlar? Nasıl muhabir bunlar? Dünyadan haberleri yok.”

SORU: 35 yıl çok uzun bir dönem. Neler yaşadınız bu zaman diliminde?

Kayhan Yıldızoğlu: “35 yıl sadece Şehir Tiyatrosunda değil, özel tiyatrolar da var bunun içinde. Yani, hepsi birden var. Aralarında Büyük Behzad’lar (Behzat Butak) var. Şimdi isim saymak istemiyorum. O kadar çok kıymetli insanı biliyorum ki. Sonra 4-5’ini söylüyorum. Akşamleyin yatarken, ‘Ah, bak şunu da söylemedim.’ diyorum. Söylemeye kalksam hepsini, bu sefer akşam olacak. Bu defa acı duyuyorum, ay niye onun isminden bahsetmedim diye.”

Atatürk ile Muhsin Ertuğrul’un tiyatro anısı

SORU: Röportaja başlamadan önce Atatürk ve Muhsin Ertuğrul ile ilgili bir anıyı ve Muhsin Ertuğrul’un tiyatro disiplinini anlatıyordunuz. Röportajımızda da paylaşır mısınız?

Kayhan Yıldızoğlu: “Şimdi yavrum Muhsin Bey çok donanımlı, çok kültürlü, çok esaslı bir sanatçıydı ve tiyatronun bir eğlence olmadığını anlatıyordu. Çok önemli eserler oynadık. Shakespeare, Dostoyevski, Marlowe’lar oynadık. Tüm klasikleri oynadık. Tiyatronun, sanatın ciddi bir iş olduğunu Muhsin Bey elinden geldiği kadar topluma anlatıp iletmeye çalıştı. Çok disiplinliydi. ‘Tiyatro saat 21.00’de başlar. Gelen gelir, gelmeyen ikinci perdeyi dışarıda bekler. Öyle oyunun yarısında, ben geldim. yok öyle şey. Bu bir disiplin, bir terbiye, milletlerarası kültür olayıdır.’ derdi. ‘Atatürk gelecek tiyatroya.’ dediler. Atatürk gecikti. Saat tam 21.00’de Muhsin bey, ‘Açın perdeyi.’ dedi. Atatürk gelmiş. Muhsin bey diyor ki Atatürk’e, ‘Paşam kusura bakmayın. Oyun 21.00’de başlıyordu. Ben perdeyi açtırdım. Sizi şimdi burada bir kahve içmeye dinlenme salonuna alacağım. Ancak ikinci perdede girebilirsiniz.’ Atatürk oyunun sonunda Muhsin Bey’e teşekkür eder. ‘Böyle bir disiplin, böyle bir dünya ile bütünleşme, sanata saygı getirdiniz. Size çok teşekkür ederim.’ der.”

“Sanat ciddi, emek verilecek bir olaydır”

SORU: Siz bu disiplin içinde yetişmiş bir insan olarak geçmişten günümüze gençleri, yetenekleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kayhan Yıldızoğlu: “Valla yetenekli gençler, çok iyi oyuncular var, bunu biliyorum. İnkar edemem. Ama yüzde 80’i kendini oyuncu zanneden, kitap, gazete okumaz, müzikten haberi yok, arabesk, bağırsak ameliyatı gibi müzik dinler, heykelden haberi yok, ne Türk müziğinin ne Batı müziğinin doğrusunu bilir ama tiyatrocu, sanatçı olacak. Bir defa bu işler büyük yatırım meselesi. Diksiyon, konuşma, bir oyunu oynarken onun bütün incelemesini yapmak önemli. Giorgio Strehler, bir oyunu 1-1,5 senede sahneye koyuyordu. Bunu biz de yaptık vaktiyle. Beklan Algan ile ‘Fizikçiler’i 7 ay çalışarak sahneye koyduk. Ben misyoner Rose’u oynuyordum. Zihni (Göktay) Rona Einstein’ı, Necdet Mahfi Ayral rahmetli, Isaac Newton’ı, Mücap Ofluoğlu da büyük fizikçiyi oynuyordu. 7 ay çalıştık. ‘Sezuan’ın İyi İnsanı’nda Ayla Algan ile Şehir Tiyatroları kadrosuyla 8 ay çalıştık. Provalar yaptık. Sanat ciddi, emek verilecek bir olay. Şimdi insan iki bedendir. Bir şu gördüğümüz etten-kemikten beden, yemek yiyen, gülen, içen falan. Esas yaşayan ruhumuz. Ruh ölümsüzdür. Hacı Bektaş-ı Veli’nin dediği gibi; ‘Ölürse ten ölür, can ölesi değil.’ Ruh hiçbir zaman ölmez. Ama şu hayat boyu taşıdığımız etten kemikten elbise, eninde sonunda toprak olacak olan elbise, çürür. Zamanı bitti mi bitti. Bu elbiseyi değiştiremezsin. Onun için onun arkasından, başına toplanıp da ahlanıp vahlanmaya da hiç gerek yok.”

SORU: Süreyya Duru’nun önerisiyle ilk filminiz Malkoçoğlu oldu değil mi?

Kayhan Yıldızoğlu: “Evet, 1964 galiba. Benim ilk filmim. Cüneyt’in de (Arkın) galiba ilk filmi. Ben Sırp kralını oynuyorum. Cüneyt, Malkoçoğlu’nu oynuyor. Evladım Allah rahmet eylesin Cüneyt Arkın’a. Selma Güneri’nin de ilk filmi. O da prensesi oynuyor. Süreyya Bey, Galatasaray mezunu, çok kültürlü, çok güzel yüzlü bir sinema adamıydı, Allah rahmet eylesin.”

SORU: “Kara Murat”, “Malkoçoğlu” gibi tarihi filmlerde kral, imparator, rahip karakterleri, hatta son yıllarda “Kurtlar Vadisi”nde “Yüce Majesteleri”ni oynadınız. Uzun yıllar hep bu karakterleri canlandırdınız değil mi?

Kayhan Yıldızoğlu: “Evet, her zaman devam etti. Bir defa bütün kralları oynadım. Roma İmparatoru, Rus Çarı, Bizans İmparatorunu hep oynadım.”

SORU: Tarihi filmlerdeki gerçeklik duygusunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin döneminiz ve şimdiki dönemi kıyaslarsanız neler söylersiniz?

Kayhan Yıldızoğlu: “Ne bu dönemde ne eskide hiçbir zaman olmadı. Çünkü acayip bir milliyetçilik duygumuz var. Biz hiç yenilmedik ama ortağımız yenildiği için biz de yenik sayıldık. Sanki dörtlü konken oynuyoruz. Her memleketin yenilgisi de zaferi de kahramanlığı da var. Bunlar berrak, mantıklı bir şekilde sosyal içerikleriyle gerekçeleriyle ortaya konmadı. Ama Allah’tan oyuncularımız çok başarılı. Çok güçlü olduğu için bunları götürdü. Yoksa hiç konuşmayayım daha iyi.”

“Dünyaya entegre olmaya başladık””

SORU: Kariyeriniz boyunca çok değerli yönetmenlerle çalıştınız. Zeki Ökten, Halit Refiğ, Lütfi Akad, Türker İnanoğlu bunlardan birkaçı.

Kayhan Yıldızoğlu: “Bunlar çok değerli insanlar ve bunların kendilerine göre seçtikleri senaryolar inandırıcı, mantıklı, çok güzel filmler yapıldı ki, sansür denen bir aşağılık bela vardı başında. Ben bunu Altın Portakal alırken televizyonda da söyledim. Yok, onu yapamazsın, Yok bunu yapamazsın. O yasak, bu yasak. Bunların arasında o filmleri yapmak, o yönetmenin gücünden, oyuncuların harika olmasından ileri geliyordu. Eğer o oyuncular dışarıda olsaydı, bizim oyuncularımızın yüzde 90’ı Oscar alırdı. Onların oyunuyla bu oyunlar, olaylar gitti. Ben bir filmde İngiliz subayını oynuyorum ve vuruldum düştüm. Film geri geldi. ‘Subay yere düşmez.’ Öldü bu adam vuruldu. ‘Hayır, yere düşmez.’ Ne olacak peki? Tekrar çekildi o sahne, bir koltuk getirildi. Ben vurulduğum zaman koltuğa yığılıyorum. Şimdi böyle bir delilik, böyle bir saçmalık dünyada görülmüş mü? Bunların arasında hala güzel filmler yaptı Lütfü Akad’lar, Halit’ler, Zeki’ler. Ama son zamanlarda güzel filmler çevriliyor. Yani dünyaya entegre olmaya başladık. Onu inkar edemem. Ama biz en acılı devrini yaşadık.”

SORU: Sanıyorum Türker İnanoğlu ile yakın dostluğumuz hala devam ediyor o dönemden gelen?

Kayhan Yıldızoğlu: “Tabii, o da benim yaşıma geldi. Diyaloglar biraz koptu tabii. Ama 60-65 yıllık bir beraberlik var. Şener’le (Şen) 4 sene, bekarlığımızda beraber oturduk.

SORU: Şener Şen ile birlikte oturma anılarınızı çok merak ediyorum, anlatır mısınız?

Kayhan Yıldızoğlu: “Şimdi bir yerde oturuyoruz biz. İkimiz de tiyatroya yeni girmişiz. Üç kuruş maaşla çalışıyoruz ama çok mutluyuz. Şener geceleyin böyle abuk sabuk bir teneke tepside çiğ köfte yoğuruyor. Eve doluyor arkadaşlar. ya diyoruz ‘Gelmeyin, biz bu akşam yokuz.’ Hayır ev doluyor. Birazdan anlayacaksınız evin nasıl ev olduğunu. Geliyorlar. Cihangir’de oturuyoruz. Apartman deniz üstünde ismini de hatırlayamadım şimdi. ‘Siz burada mı oturuyorsunuz?’ diyorlar. Evet, burada oturuyoruz. İçeri giriyorlar. ‘Aşağı ineceksiniz bir kat.’ Bir kat iniyorlar. Bir kat daha ineceksiniz diyoruz. Kapıcı bizim üstümüzde oturuyordu. Bir ışık görmez, 1,5 oda, tangur tungur sallanan uydurmasyon bir masa, iki tane de koltuk var. zengin bir aile atmış dışarıya. Evi yeniliyormuş. Koltuk böyle iki kişilik ortası çökmüş, yayları bozuk. Yanlardaki yaylar sağlam. Biz onu gece eve taşıdık. Yok, paramız yok eşya almaya.

Gelenler, ‘Efendim nasılsınız? Çok teşekkür ederim, siz nasılsınız?’ diyor. Yüksekte oturan aşağıdaki yayları çökmüş olan yerde böyle konuşuyor. ‘Efendim sizleri görmek ne güzel. Ay çok iyi, hoş geldiniz.’ Ama biz kahkahadan ölüyoruz, kırılıyoruz gülmekten. Neşe bol, dostluk bol, sevgi boldu. Ben o yoklukta, elimde değnek Beethoven’lar, Brahms’lar idare ediyorum evde kendi kendime. Uydurmasyon bir teyp var, senfoniler, konçertolar idare ediyorum. Şener de beni kızdırmak için Kahtalı Mıçı diye biri var onu çalardı. Ben burada senfoni çalıyorum, o orada ‘Abov, Alov’ diye şarkılar çalıyor. Herkes bizi seyretmeye, gülmeye gelirdi. ‘Siz nasıl bu kadar neşeli yaşıyorsunuz?’ derdi. Şener hala oradan geçerken arabayı durdurur. ‘Kayhan, bugün buralara geldik ama o günler ne mutluydu. Hiçbir zaman öyle mutlu olamadık.’ der. Mutluluk parada, zenginlikte, konforda değil senin yaşama şeklinde, kültüründe ve kalbinde. Mutluluk insanın kendi içinde.”

SORU: O dönemlerde, “Günde üç filmde oynuyorum.” demişsiniz. Nasıl oluyordu günde 3 film ve farklı karakterlere girmek?

Kayhan Yıldızoğlu: “O zamanki yönetmenler bizim canımız ciğerimizdi. Ben derdim ki Zeki Ökten’e, ‘Zeki, benim öteki filmde işim var.’ Çünkü çocuklar okuyor, Fransız okulunda. Para yetmiyor. Şener de o zamanlar dublaja koşuyor, daha tam meşhur olmamıştı. Ondan sonra Zeki derdi ki, ‘Sen şimdi öteki filme git. O sahne çekilince atla gel. Ben senin sahne için burada bekliyorum. Gelince burada çekeceğim seni.’ derdi. Nur içinde yatsınlar. Allah mezarlarını ışıkla doldursun, o kadar iyiliklerini gördüm. Günde üç film setine ben koşardım öyle idare ederdi yönetmenler. Akşam da tiyatroda oyuna çıkardım. Öyle bir enerjimiz vardı ama bu sevgiden kaynaklanıyordu. Sanatçılar arasında müthiş bir beraberlik, sevgi, bütünleşme vardı. Şimdiki gibi kıskançlıklar, arkadan konuşmalar yoktu. Kitap halinde birinci cildi çıktı ‘Altın Yıllar’. İkinci cildi çıkacaktı, araya hastalık girdi. Orada ben, Şener olacaktık ama ikinci cildi yayınlanamadı.”

SORU: 200’den fazla filmde rol aldınız değil mi?

Kayhan Yıldızoğlu: “250’yi buldu. Ben inanmıyordum ama kayıtlarda çıktı. Diziler, tiyatrolar hariç.”

“Sanatçı doğru dürüst olursa her rolü oynar”

SORU: Sizin için çok değerli, asla unutmam dediğiniz bir yapım, proje var mı bunların içinde?

Kayhan Yıldızoğlu: “Hayır, hepsini sevdim. Hepsini saygıyla anarım. Bana ekmek vermiştir. Çocuklarımın okumasına yardım etmiştir. Hayatımı renklendirmiştir. Ben öyle büyük rol, küçük rol falan diye bir şey bilmem. Sanatçı doğru dürüst olursa her rolü oynar. ‘Yok, 20 sayfadan aşağı rol oynamam.’ Bunlar aptallık, cahillik ve kabalıktır. Böyle şey olmaz.”

SORU: Yalnız başınıza dağda bir köpekle bir süre yaşama hikayeniz var. Neden böyle bir inzivaya çekildiniz? Onu da anlatır mısınız?

Kayhan Yıldızoğlu: “Vallahi o zamanlar İngiliz olan hanımdan ayrılmıştım, canım sıkkındı. Kötü insanların dedikodusuna muhatap oldum. Çirkin. Onları düşünmek bile istemiyorum. Beni talih, şans o dağ başına götürdü. Kıbrıs’ta Beş Parmak Dağları’nın tepesinde bir köpekle hayatımın en güzel, en mutlu yıllarından bir yılını yaşadım. Çünkü kendine yeten bir insanım. Hiçbir şey yok, kitap yok, bilmem ne yok ama 24 saat bana yetmiyordu. Allah öyle güzellikler vermiş ki insanlara, Diyorum ki, şimdi ikindi vakti sular morarmıştır. Hadi koşuyorum dere başlarına. Akşamleyin mehtap vuruyor portakal bahçelerine, limon ağaçlarına, yatamıyorum aralarında dolaşıyorum sabaha kadar. O mehtap, o ağaçlara vuran ışık, o romantizm, o güzellik, cırcır böceği sesleri. Ay Allah’ım. Doğayı dinlerseniz doğaya dönerseniz, doğa güzellik dolu. Ama artık doğayı da unuttuk. Beton apartmanlar, lüks arabalar, pahalı elbiseler ama herkes mutsuz. Bunlarla mutlu olunmaz. Beş dakika sevinir alışveriş yaparken. Sonra bakıyorum. ‘Allah canımı alsa da beni kurtarsa. Bugün içimde bir sıkıntı var.’ ya senin içinde sıkıntı varsa, benim kendimi denize atmam lazım diyorum. Ama ben mutluluktan ölüyorum. Çünkü ben bu doğal güzellikleri değerlendiriyorum. Eskiden böyle şeyler çok fazla yoktu, şimdi insanların içinde kin, nefret, kıskançlık, ayırım var. Ben Musevi, Hristiyan, Müslüman olsun herkesi seviyorum. Herkesi Allah yarattı. Onlardan birini sevmiyorsanız Allah’a hakaret ediyorsunuz. Allah’ın yarattığı birisine hakaret ediyorsun. ‘Sen bunu niye yarattın?’ diyorsun Allah’a. Allah’a hakaret ediyorsun aptal. Kafanı başına topla. Bütün hayvanları seviyorum, bal veriyor, yumurta veriyor, yağ veriyor, yün veriyor. Ama yapmadığımız eziyet yok hayvanlara.”

SORU: Yabancı yapımlarda da yer aldınız. Bunlardan bir tanesi “Paralı Askerler” filmi. Tony Curtis ve Charles Bronson’ın yanı sıra Salih Güney, Fikret Hakan, Erol Keskin, Suna Keskin gibi isimlerle rol aldınız. Başka hangi yabancı yapımlar oldu hatırladığınız?

Kayhan Yıldızoğlu: “Evet güzel bir roldü. İtalyanlarla mafya şefini, kötü adamı oynadım, Orada çalışmalar, setler çok zengin. Sanatçı kıymeti çok biliniyor. Sanatçıya müthiş bir saygı var. Yani o aradaki fark kelimelerle anlatılır gibi değil.”

SORU: Bunları deneyimlemiş, yabancı yapımlarda da yer almış bir aktör olarak Türk yapımlarının dünya sinemasındaki yerini nasıl buluyorsunuz?

Kayhan Yıldızoğlu: “Vallahi ben çok sevgi, saygı gördüm ve büyük dostluklar edindim. ‘Ben sanatçıyım.’ diye havalara girersen ki, en yanlış şeydir, kasıntılıklara girersen, yalan söylersen, bir olayı abartır yalan haline getirirsen kaybedersin. Gerçekçi olacaksın, haddini ve nerede olduğunu bileceksin. O zaman çok iyi diyaloglar kuruluyor.”

SORU: Peki Türk sineması dünya sinemasında iyi bir yer edindi mi sizce?

Kayhan Yıldızoğlu: “Hayır, Bizde bir defa teknik olarak çekimler yetersiz. Ama bazı filmler geldi son zamanlarda. Son 10-15 senede falan birtakım yerlere geldiler, bir aşama gösterdiler. Mesela İran filmciliği bizden çok daha ilerde. Ben bayılıyorum İran filmlerine. Akıl almaz bir şey yani. Çünkü 7-8 bin yıllık bir Pers imparatorluğunun süzgecinden geçmiş o insanların kültürü.”

SORU: Son olarak sizi sevenlerinize ve mesajınız var mı?

Kayhan Yıldızoğlu: “Beni sevenlere, sevmeyenlere de kalpten büyük sevgiler gönderiyorum. Eksik olmasınlar; gerek sokakta, gerek mağazada, gerek alışverişte, gerek iş hayatında her zaman bana halkımdan, çalıştığım arkadaşlarımdan, yönetmenlerimden çok büyük bir sevgi seli aktı. Bir gün, bir tanesi bile kalbimi kırmadı benim. Ama ne verirsen onu alırsın, ne ekersen onu biçersin. Ben de öyle yanlış şeyler yapmadım. Efendilikle çalıştım. Bütün arkadaşlarıma kalpten sevgi, saygı gösterdim ama bunun semeresini aldım. Allah’a bin şükürler olsun. Size de çok teşekkür ediyorum. Gerçekten çok mutlu oldum. Lüzumsuz teferruatla röportaj yapmadınız. Çok güzel sualler sordunuz, bu arkadaşlarım çok güzel resimler çektiler, yanaklarınızdan öpüyorum. Sizlere sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum bana zevkli bir anı yaşattınız.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir